Tabii 1. Dünya Savaşı sırasında Türk­lerin de acı çektiğini söylese iyi olur­du. O an salonda bulunan öğrencilerin büyük dedelerinin, Balkanlarda ya da Kafkaslardaki sayısız mezalim ve ta­landan kaçıp meteliksiz birer göçmen olarak Anadolu’ya gelen milyonlarca insandan bazıları olduğunu söyleye­bilirdi. Hayır! Ekselansları yalnızca Er­menilerden bahsetti. Öyle görünüyor ki, Ermeni diasporası Fransa’da ciddi bir etkiye sahip ve Ermenilerin soykı­rıma uğradığını inkâr etmeyi neredeyse suç haline getiren kanunu kabul ettirmiş­ler.

1915 olaylarının Fransa ile ne ilgisi olduğu meselesi karmaşıktır. 100 yıl önce yaşanmış bir olay; 2000 kilomet­re uzaklıktaki bir ülke. Fransız politi­kacılar başka tartışılacak meseleleri olmayacak kadar şahane bir ülkede mi yaşıyorlar? Osmanlıca bilen Fransız tarihçiler (tıpkı ABD ya da Rusya’daki meslektaşları gibi) bu vakada “soykı­rım” terimini kabul etmiyor. Okullar­daki tarih öğretmenlerinden, Emma­nuel Le Roy Ladurie ve Rene Remond gibi akademinin önde gelen şahsiyet­lerine kadar bütün Fransız tarihçileri ise hep birlikte siyasetçilerin kendile­rine neleri söyleyip neleri söylemeye­ceklerini dikte etmesine karşı çıkıyor.

Büyükelçi konuşmasına devam ederken Türklerin bu meseleyle ilgili ne yapabileceği üzerine düşündüm. Bu hususta faydalı bir önerim var. Türkiye Kültür Bakanı Fransa’daki meslektaşına bir mektup yazarak ülkesinin Fransa’ya çok şey borçlu olduğunu söyleyebilir: Fransız yazar­lar Osmanlı edebiyatı için bir model sunmuştur; Fransa’nın idari yöntem­leri Türk hükümetleri tarafından kul­lanılmıştır; özellikle de Saint Benoît, Sainte Pulchérie gibi üst düzey bazı okullar açılmıştır.

Bakanımız mektubuna şöyle de­vam edebilir: Ne var ki Fransızca ar­tık ölü bir dil, bu yüzden bu Fransız okulları tarihî eserleri koruma depart­manının himayesi altına alınabilir (Ya­zılıkaya kabartmaları ve dev testisli Frigyalı çocuk gibi). Birileri Ekselans­larına Fransa’nın dünyanın dikkatini çeken bir uygarlık olarak çöktüğünü hatırlatmalı. Bugün Fransız yazarları okuyup Fransız filmleri seyreden kaç kişi var ki! 50 yıl önce Türkiye’deki üniversitelerde bir sınıfın yarısı Fran­sızca bilirdi. Şimdi kimse bilmiyor (ki bu beni çok üzen bir durum) ve hep­si İngilizce konuşulan ülkelere, hatta çok uzaklardaki Avustralya’ya gitmek istiyor.

Kurnazca bir hamleBugünlerde İsviçre’de anlam verile­meyecek bazı olaylar meydana geliyor. Ülkede ‘soykırım’ın varlığını inkâr etmeyi suç haline getiren bir yasa ka­bul edildi. Yasada, çok zekice, her tür ırkçı ifadenin kullanımı yasaklandı ve ‘inkârcılık’ Ermenilere yönelik bir aşağılama olduğu gerekçesiyle yasaya dâhil edildi.

Daha sonra Doğu Perinçek bir tar­tışma başlattı ve bu yasa gereğince cezalandırıldı. Perinçek de Strazburg Mahkemesi’ne başvurdu ve kazandı. Ermeniler itirazda bulundu ve Geoff­rey Robertson adlı son derece saygın bir İngiliz avukatı görevlendirdi (ol­dukça alımlı Lübnanlı bir kadın olan Bayan George Clooney, Robertson’ın yardımcılığını yapmakta).

Geoffrey Robertson Türklerin bir pişmanlık göstergesi olarak Ağrı Da­ğı’nı Ermenilere vermesini öneriyor. Hangi gezegende yaşıyor acaba? Erme­nistan son derece fakir, 25 yıl önce ba­ğımsızlığını kazanmasından bu yana nüfusunun yarısını kaybetmiş bir ülke. Yarım milyon Azeri çaresiz mülteciler olarak yaşamak üzere Karabağ’dan çıkarıldı ancak askerî harcamalar Er­menistan’ı iyice yoksullaştırdı. Ülke bugün İran ve Rusya’nın eline bakıyor. Belki de Türkler, adının “Kardashian Dağı” olarak değiştirilmesi şartıyla şa­şaalı bir tören düzenleyip Ağrı Dağı’nı Ermenilere vermeliler.

Ancak yine de [Robertson] 80’li yıllarda Türk diplomatlarını ve Orly Havaalanındaki sivilleri öldüren bir terörist hareketi savunmak üzere Ja­mes Bond’daki Dr. No benzeri bir kişi olan; Gestapo şeflerini, Venezuellalı teröristleri ve Yahudileri öldüren her­kesi savunan Maître Vergès’i kullana­rak hukukî yollara başvurmaya çalışan Ermeni diasporasından bir adım önde.

İnsan haklarıyla adını duyurmuş bir avukat olan Geoffrey Robertson’ın şimdilerde bir ülkede, özellikle de öz­gürlük taraftarı olarak ün yapmış olan İsviçre’de konuşma özgürlüğünü dur­durmaya çalışması ilginçtir. Daha da ilginci, The Guardian’da yayımlanan, faaliyetlerini savunduğu makalenin temel tarihî hatalar içermesidir. Ta­raftarları ona yeterli araştırma deste­ği sağlamamışlardır. Yalnızca kendini olağanüstü derecede tekrarlayan bir oyunda köşeleri kıvrılmış kartları da­ğıtıyor. Ancak konu hakkındaki yeni araştırmalara bakılırsa iddiaları tek kelimeyle yanlış.

İddiaya göre, Hitler 1939’da general­lerine, tehdit olarak görülen Polonya­lılara zalimce davranmalarını ve eleş­tirilere kulak asmamalarını söylerken, “Ermenileri kim hatırlıyor?” demiştir. Bu alıntı, Washington’da yer alan Ya­hudi Soykırımı Anıtı’nda yer almakta­dır. Ancak kaynağı o kadar şüpheliydi ki, savaştan sonra yapılan Nuremberg duruşmalarında yargıçlar bu alıntıyı delil olarak kabul etmeyi reddettiler. Benzer şekilde Amerikan Büyükelçisi Morgenthau’nun hatıraları da kabul edilmedi. Bu anılarda İttihat ve Terak­ki hükümetinin Ermenilere soykırım yapıldığını itiraf ettiği iddia edilmiştir. Ancak bu yazılar savaş zamanı propa­gandasıydı ve orijinal metin (Profesör Heath Lowry tarafından görülmüştür) bir Ermeni tarafından düzenlenmiş ve değiştirilmişti. Bu ünlü delil (Robert­son en azından burada bizi zahmetten kurtarıyor), şimdilerde neredeyse bü­tün dünyaca sahte olduğu kabul edilen ‘Andonyan belgeleri’ ile geldi.

Ermenistan 1920 yılında yıkılış sü­recindeydi; Gürcistan dâhil, neredeyse bütün komşularıyla savaştaydı. Erme­niler, İngilizlerin müdahalesini ve ken­dilerine yardımını sağlamak istiyordu. Talat Paşa’nın Ermenilere soykırım yapılması talimatı verdiğini iddia eden sahte belgeler düzenlendi. Bu belge­ler, bir gazeteci tarafından bir Fransız okulunun kırtasiye malzemeleriyle be­ceriksizce düzenlenmişti. Bazı temel hatalar vardı ve İngilizler inceleyebil­dikleri Osmanlı arşivlerinde herhan­gi bir güçlendirici delil bulamadı. Bu nedenle belgeler dikkate alınmadı ve ortadan kayboldu; kısa bir süre sonra bağımsız Ermenistan’ın da kayboldu­ğu gibi. Böylece Osmanlı Devleti tara­fından kelimenin herkesin anlayacağı anlamıyla bir soykırım planlandığına dair doğrudan bir delil bulunmamıştır. Üstelik aksini ispatlayan bazı deliller mevcuttur.

Ermenilere karşı suça idamTalat Paşa valilerine sınır dışı edil­miş Ermenilerin mallarının kaydedil­mesi ve güvende tutulması, Ermeni­lere koruma, gıda ve gereken yerlerde tıbbî yardım sağlanması hususunda sonu gelmeyen talimatlar göndermiş­tir. 1916 yılında 1500 civarında Osman­lı yetkilisi Ermenilere karşı işlenen suçlar nedeniyle tutuklanmış ve birço­ğu hakkında dava açılmıştır. Hatta bir vali 50 kişiyle birlikte idam edilmiştir. Daha sonra bütün bölgeyi işgal eden Ruslar, Ermenilerin sorunu kışkırttığı, masum Müslümanları katlettiği, öyle ki Türklerin kitleler halinde aşırı tepki gösterdiği ve Ruslara, Kafkasya genel vali yardımcısının sevinçle kaydettiği gibi, ‘Ermenisiz bir Ermenistan’ bırak­tığından hiç şüphe etmemişti.

Şimdilerde ABD’de bir Ermeni ens­titüsünde çalışan Türk tarihçi Taner Akçam’a göre bunların hepsi oyundu. Ermenilere soykırım yapılması için gizli emirler gönderilmişti. Şimdi teh­cir emri verildiğinde yorgunluk (yaz sıcağında) veya hastalıklar nedeniyle ölümlerin olacağından kimsenin şüp­hesi olamazdı. Ermenilerin Suriye’de gönderildikleri yerler ölüm tuzaklarıy­la doluydu. Ağaçları yapraksız bırakan, mahsulleri yok eden bir çekirge istilası vardı. Tifüs ve diğer hastalıklar dünya­nın o bölgesindeki nüfusun dörtte bi­rini yok etti, bu yüzden Ermeniler de kitleler halinde öldü.

Ancak bir soykırım planı var mıy­dı? Akçam bazı deliller topladı ve Batı medyasındaki eleştirmenler onun söylediklerini genel olarak kabul et­tiler. Neredeyse hiçbiri Osmanlı kay­naklarından delilleri inceleyecek bir yeterlilikte değildi. Akçam’ın söyle­dikleri Oxford Üniversitesi tarihçi­lerinden Eugene Rogan tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü üzerine yakın zamanda yazılan bir ki­tapta kabul edilmiş ve The New York Review of Books eleştirmeni Michael Oren da bunları tasdik etmiştir. An­cak genç araştırmacı Erman Şahin, Akçam’ın kaynaklarını incelemiş ve bir dizi ciddi hata tespit etmiştir: yet­kililer benzer isme sahip başka insan­larla karıştırılmış; ‘yağma’ kelimesi ‘katliam’ olarak tercüme edilmiş ve alıntılar yanlış kullanılmış, önemli kı­sımları çıkarılmış. Akçam, akademik kurallara aykırı bir şekilde eleştirilere cevap vermemiştir. Bir cevap bulana kadar onun sözlerine güvenmek teh­likeli olacaktır.

Amerika’da ‘diasporitis’ adlı bir has­talık var. İrlanda’yı ölümcül bir şekil­de etkiledi ve İrlanda terörizmi Kuzey Amerika’nın parasıyla devam ettirildi, en azından New York’a terörizmin gerçek anlamını gösteren 11 Eylül’e kadar. İskoç milliyetçiliği absürttür ancak insaflı bir şekilde terör yanlısı değildir. Ermeni diasporasında da du­rum budur. Yüzbinlerce masumun acı çektiğini, mallarının çalındığını ve Tür­kiye’nin olanlardan kötü etkilendiğini iddia edebilirlerdi, herkes de bunu ka­bul ederdi. Ancak bunun yerine ‘soykı­rım’ iddiasında bulundular ve Alman­ya’nın İsrail’e ödediği gibi Türkiye’nin de onlara 100 yıl boyunca tazminat ödemesi gerektiğini öne sürdüler.

Bu iddiayı hiçbir zaman usulüne göre kurulmuş uluslararası bir mah­kemeye taşımadılar. ‘Tarihçilerin’ on­lara katıldığını iddia ettiler, ancak bu doğru değil. Bernard Lewis, Gilles Ve­instein ve Andrew Mango’nun önder­lik ettiği ‘A’ takımı Osmanlı tarihçileri (ve Ruslar) bir dereceye kadar kışkır­tılan kıyımlar dışında ‘soykırım’ın uy­gun kelime olmadığı görüşündedirler. Ermenilerin takımı aynı sınıfta değil.

Belki de sorunun cevabı eski Sov­yet Ermenistan’ında yatıyordur. Er­menilerin Türkiye ile (ve diğer kom­şularıyla) iyi ilişkiler kurmaya çok ihtiyacı var. Şu anda bu tecrit hali nedeniyle vatandaşlarının 1 milyon­dan fazlasını, nüfusun üçte birini çoğunlukla Rusya’ya yapılan göçlerle kaybediyor. Ayrı durmayı teşvik eden diaspora, Ermenilere Talat Paşa’dan daha çok zarar verdiğini fark etmeli. Bu farkındalığın oluşması Türklerin de, aynı görüşteki Ermenilerin de hayrına olacaktır.

Kaynak: http://www.gzt.com

05.07.2017