Yirmidördüncü Yılında Hocalı Soykırımı

1980’lerin ikinci yarısında Sovyetler Birliği’nin dağılma aşamasına girmesi, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki gerilimi tetiklemişti. Yakında bağımsızlığını kazanacağını bilen ve bağımsızlığa giden süreçte sınırlarını mümkün olduğunca genişletme niyetinde olan Ermenistan SSC, Azerbaycan SSC’ye bağlı Dağlık Karabağ özerk bölgesinde Ermeni nüfusunun fazla olduğundan bahisle bölgenin kendisine bağlanması gerektiğini iddia ediyor ve iddiasına nüfus sayımı verilerini dayanak gösteriyordu. Bölgede Ermeni nüfusunun yüzde 70’e yüzde 30 nispetle Türk nüfusundan fazla olmasının sebebi, Sovyetler Birliği’nin yıllarca uyguladığı kasıtlı iskân politikalarıydı ve güncel nüfus yapısı nasıl olursa olsun Dağlık Karabağ, uluslararası örgütlerin de teyit ettiği minvalde tarihi ve hukuki olarak Azerbaycan’a ait bir bölgeydi.

Dağlık Karabağ’daki gerilim 1988 yılında bölge Ermenilerinin Ermenistan SSC sınırlarına katılmak istemeleri ile had safhaya ulaşmış ve çatışmalara yol açmıştı. Dağlık Karabağ Ermenileri, Ağustos 1989’da, devam eden çatışmalar esnasında ulusal meclislerini seçtiler ve meclisten çıkarttıkları bir kararla bölgeyi Ermenistan’a bağladıklarını ilan ettiler. Öyle olunca Azerbaycan da Ermenistan’ın diğer Sovyet cumhuriyetlerinden yaptığı ithalatın %90’ını temin etmekte olan hayati yakıt ve besleme hatlarına karşı ekonomik ablukaya yöneldi. Karışıklığa son vermek isteyen SSCB Yüksek Sovyeti, Dağlık Karabağ bölgesinin özerklik statüsünü kaldırma ve bölgeyi doğrudan Bakü’ye bağlama kararını Kasım 1989’da açıkladı. Karabağ’daki Ermeni Ulusal Meclisi’nin cevabı bağımsızlık referandumu oldu ve bölgede yaşayan Azerbaycan Türklerinin katılmadığı referandumdan bağımsızlık kararı çıktı.

Bu arada 1991 yılının Ekim-Kasım aylarında Azerbaycan ve Ermenistan Sovyetlerden resmen ayrılıp bağımsız devletler halini almışlar ve Dağlık Karabağ bölgesinde cereyan eden çatışmalar Azerbaycan ile Ermenistan devletlerinin milli orduları arasında topyekûn bir savaşa dönüşmüştü. Rus desteğini arkalarına alan Ermeniler Dağlık Karabağ bölgesine girmiş ve bölgeyi işgal etmişlerdi. Gerçekleştirilen referandumda bağımsızlık kararı çıkan Dağlık Karabağ’da işgali takiben ‘de facto’ bir Ermeni devleti kurulması girişimlerine hız verilmiş ve 6 Ocak 1992’de sözde Dağlık Karabağ Ermeni Cumhuriyeti kurulmuştu. Ermeni kuvvetlerinin Rus desteğiyle kısa bir zaman zarfında Azerbaycan topraklarının yaklaşık yüzde 25’ine tekabül eden Dağlık Karabağ bölgesi ve etrafındaki reyonları işgal ettiği savaş, 1994 yılındaki ateşkes anlaşmasına dek sıcak çatışma şeklinde ve 2016 yılına dek de dönem dönem alevlenen çatışmalar şeklinde süregeldi.

Hocalı katliamı ise 1991-94 yıllarındaki sıcak savaşın henüz başlarında yapılmış ve savaş kapsamındaki birçok katliamdan sadece bir tanesi olmasına rağmen korkunç derecede vahşet içeren niteliği dolayısıyla o yılların simgesi olacak bir katliamdı. Hâkim konumuyla Dağlık Karabağ’ın en önemli tepelerinden biri olan ve yoğun Türk nüfusun yaşadığı Hocalı kasabası, Ermeni kuvvetleri bakımından kilit bir askeri hedefti. Kasaba aylarca top ateşine tutulmuş ve kuşatılmak suretiyle dışarıyla bağlantısı kesilmişti. Günümüzde Ermenistan Cumhurbaşkanı olan Serj Sarkisyan’ın komutasındaki Ermeni kuvvetleri, 1992 yılının 25 Şubat’ını 26 Şubat’a bağlayan gece bölgedeki Rus 366. Mekanize Alayının da desteği ile Hocalı kasabasında, 83’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’den fazlası yaşlı toplam 613 Azerbaycan Türkünü katletti. Saldırıda 487 kişi rehin alınmış ve 1250 civarında kişi de yaralanmıştı.

Ağır silahların kullanıldığı bu saldırı başladığında evlerinde korunmasız uyumakta olan sivil Türkler, sanki cehenneme uyanmışlar, top atışlarıyla yıkılan evlerinden can havliyle kaçışmışlar, sağa sola koşuştururken de kurşun ve süngülerle öldürülmüşlerdi. Ermeni kurşun ve bıçaklarından kurtulmayı başaran insanlar, tipi altında 12 km mesafedeki Ağdam kasabasına varmayı başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu ve daha sonra kangren olup kesilecekti. Hocalı’dan Ağdam’a uzanan 12 kilometrelik karlı orman boyunca kadın, çocuk ve ihtiyar insanların cesetleri dizilmişti. Cesetlerin incelenmesi vahşetin boyutunu gözler önüne seriyor, birçok insanın diri diri yakılmış veya gözlerinin oyulmuş olduğu tespit ediliyordu. İhtiyarların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri kesilmiş, hamilelerin karnından bebekleri çıkartılmış ve küçücük çocukların kafa derileri yüzülmüştü. Ermeniler adeta ibret olsun diye kurbanlarına büyük bir zulüm uygulamışlar ve cinayetlerini akıl almaz işkencelerle işlemişlerdi. Bölgede Türklerin sahibi olduğu okullar, mezarlıklar, mimari abideler, fabrikalar ve iş yerlerinden oluşan maddi-manevi kültür varlıkları da hunharca yerle bir edilmişti.

24 yıl önce Hocalı’da kelimenin tam anlamıyla bir etnik temizlik ve hukuk tabiriyle söyleyecek olursak bir soykırım örneği yaşandı. Belli bir etnik grubu ve o grubun kültürel varlıklarını hedef alan sistematik imha operasyonu oluşuyla Hocalı olayı, kasıt unsuru dâhil tüm unsurlarıyla 1951 tarihinde yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde öngörülen soykırım şartlarını açıkça taşır. Başta Azerbaycan ve Türkiye olmak üzere Türk cumhuriyetlerinin her biri, Hocalı’da yapılanın soykırım olduğunu dünya kamuoyuna anlatmaya ve tanıtmaya çalışmak zorundadır. Dünyada pek çok ülkenin parlamentosu hukuki unsurların yokluğuna aldırmadan 1915 olaylarını soykırım olarak tanımakta çekince hissetmezken Türk cumhuriyetlerine düşen ilk görev Hocalı olayının soykırım olduğunu kabul eden kanunları ardı ardına meclislerinden geçirmektir. Türk dünyası, geçen 24 yılda Hocalı olayının soykırım sayılması ve Karabağ’daki haksız işgalin sonlandırılması gibi Türklüğün ortak davalarını el birliğiyle savunamadığı için hâlihazırda Türkmeneli’nde, Kırım’da ve Doğu Türkistan’da benzer acılarla yüz yüzedir. Şu andan itibaren tek yumruk olmayı ve ortak davalarda ortak hareket etmeyi beceremezse maalesef yarın da yeni acılarla yüzleşmeye mahkûm kalacaktır.

Nami Cem İYİGÜN
(Halk Gazetesi – 29.02.2016)