Ermenistan’ın Kuşatma Stratejisi

Ermeni tarafının sahip olduğu uluslararası siyasi ve moral üstünlük her geçen gün daha da artıyor. Türkiye bu tabloyu değiştiremezse haklı davasını kaybetme ve bunun ciddi sonuçlarına katlanma durumunda kalabilecektir.

 

Bugüne kadar soykırım iddiası, uluslararası alanda Ermenistan’a ilaveten birçok devlet tarafından Türkiye üzerinde baskı kurmak, Türk dış politikasını yönlendirmek ve ödünler elde etmek amacıyla kullanılmıştır. Bu alanda Ermenistan tarafından Türkiye aleyhinde sürdürülen yoğun kampanya ülkemiz açısından ağır bir imaj sorunu yarattığı gibi dış politikamızın ana eksenlerine de ipotek koymaktadır. Hâlihazır durumda, akademik ve diplomatik alanlarda Türkiye’nin Ermeni iddialarına karşı verdiği mücadele başarılı olamamıştır. Ermeni tarafının bu konuda sahip olduğu uluslararası siyasi ve moral üstünlük her geçen gün daha da artmaktadır. Türkiye bu tabloyu değiştiremezse haklı davasını kaybetme ve bunun ciddi sonuçlarına katlanma durumunda kalabilecektir.

 

Ermenistan’ın Türkiye’yi kuşatma stratejisinin başta gelen hedeflerinden biri Türkiye-ABD ilişkilerini bozmak ve yıpratmaktır. Erivan açısından, ABD Kongresi’nden soykırım kararının geçmesi “çorap söküğü etkisi” yapacak ve şimdiye kadar bu konuda tereddüt içinde olan birçok devletin parlamentosuna örnek teşkil edecektir. (Halen, Avrupa Birliği (AB) Parlamentosu’na ilaveten 19 ülke parlamentosu Ermeni soykırımını tanımıştır). Ermenistan’ın ve diasporanın açıklamalarından anlaşılan, soykırımın “tarihsel açıdan saptanmış bir vaka” (historically established fact) olduğunun kabul edilmesinin, mümkün olduğu kadar fazla parlamentodan Türkiye’yi soykırım ile suçlayan kararlar geçirmek suretiyle mümkün olacağıdır. Nitekim Doğu Perinçek’e karşı inkâr suçu davasında Lozan mahkemesi, soykırım iddiasının “tarihsel açıdan saptanmış bir vaka” olduğunu ispat amacıyla, bu iddianın AB Parlamentosu’na ilaveten birçok devlet parlamentosu tarafından kabul edilmiş olduğunu ileri sürmüştür.

 

Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerini tehlikeye atan bir gelişme de AB’nin “Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı ile Mücadele Çerçeve Belgesi”nden kaynaklanıyor. Zira bu yasal düzenleme amacını aşmakta ve Ermeni iddialarının Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nde öngörülen yetkili mahkemeler tarafında değil de AB ülkeleri ulusal mahkemeleri tarafından soykırım olarak karara bağlanması ve “inkârcıların” cezalandırılması yolunu açmaktadır. Bu yılın sonuna kadar “Çerçeve Karar” AB ülkelerinin ulusal mevzuatlarının bir parçası haline getirilecek ve bundan sonra herhangi bir olayın soykırım suçu olarak saptanması ve “bunun inkârının doğuracağı suç” AB ülkelerinin ulusal mahkemelerinin yetki alanına girebilecektir. Bu durum, Türkiye’nin AB ülkeleriyle ilişkilerinde yıkıcı sonuçlar yaratacaktır.

 

Dört Boyutlu Stratejik Plana İhtiyaç Var

Türkiye ile Ermenistan arasında 10 Ekim 2009’da Zürich’te imzalanan protokollerin, Ermenistan Anayasa Mahkemesi tarafından Türkiye’ye ön şartlar dayatılmasını amaçlayan bir yorumla kabul edilmesi ve Erivan’ın Yukarı Karabağ sorununa BM Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda bir çözüme karşı çıkması nedenleriyle, protokollerin TBMM tarafından onaylanması olasılığı kaybolmuş görünüyor. Bu durumda Erivan, Ermenistan ekonomisi bakımından dünyaya açılan bir nefes borusu niteliğindeki Türkiye-Ermenistan sınırının açılması umudunu tamamen yitirmiş bulunuyor. Bu gelişmeler karşısında, Ermenistan ve diaspora, Türkiye aleyhindeki propaganda savaşına daha da yoğunluk ve keskinlik kazandıracaklardır. Bu amaçla, sözde soykırımın 100. yıldönümünde, yani 2015 yılında, bu suçu Türkiye’ye kabul ettirmek amacıyla hazırlamış oldukları kapsamlı planın uygulanmasına fanatik bir dürtüyle odaklanacaklardır. Bu planın incelenmesi, Ermeni tarafının gayet geniş bir bütçeyle Türkiye aleyhinde küresel çapta yoğun etkinlikler gerçekleştirmeyi öngördüğünü ortaya koyuyor.

 

Burada altı çizilmesi gerekli olan husus şudur: Ellerinde soykırımı kanıtlayacak hiçbir somut arşiv belgesi olmamasına, iddialarını hatırat türü kitaplara ve propaganda yayınlarına dayandırmalarına rağmen Ermenistan’la diasporasının dünya kamuoyuna mağduriyetlerini inandırmaktaki başarıları, örgütlü ve planlı çalışmalarından olduğu kadar; elinde davasını destekleyen emsalsiz bir arşiv hazinesi bulunan Türkiye’nin tam bir başıboşluk içinde Ermeni propagandasına karşı planlı ve şuurlu bir mücadele ortaya koyamamasından da kaynaklanmıştır.

 

Türkiye Haklı Davasını Kaybetmenin Eşiğinde

Türkiye’nin haklı davasını kaybetmenin eşiğine gelmesinin nedeni, Ermeni soykırım iddialarıyla mücadele için uzun vadeli bir perspektife dayanan bir stratejisi olmamasından ileri geliyor. Hükümetin son sekiz yıl zarfında, planlı, öngörülü ve proaktif bir mücadele stratejisi geliştirememesi nedeniyle, Türkiye, Ermeni propagandasına karşı koymada etkili olamamış ve her gün zemin kaybetmiştir. Bu gidiş durdurulamadığı takdirde, Türkiye’nin davasını kaybetmesi kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir gelişmenin, ülkemizin uluslararası konumu, dış politikası ve güvenliği açılarından yaratacağı ciddi zararlar dikkate alınarak Türkiye tarafından Ermeni iddialarını etkisiz hale getirecek etkili, yaratıcı ve bilinçli bir mücadele stratejisinin acilen oluşturulması ve uygulanması gerekmektedir.

 

Ermeni meselesi, günümüzde, “tarihsel”, “hukuksal”, “siyasal” ve “kamuoyu” oluşturulması boyutları olan devasa bir uluslararası ilişkiler sorunu niteliği kazanmıştır. Bu itibarla bu dört çalışma alanını kapsayacak uzun vadeli bir stratejik plan ile bunu uygulayacak iç ve dış kurumsal yapının ortaya çıkarılmasına acilen ihtiyaç vardır.

 

Soykırımın Hukuki Boyutu

Ermeni iddialarıyla mücadelede Türkiye’nin soykırımın hukuki boyutundan da azami ölçüde yararlanması isabetli olacaktır. Çünkü “soykırım” gelişigüzel kullanılacak bir sözcük olmayıp uluslararası bir suçtur ve bir uluslararası hukuk enstrümanıyla kodifiye edilmiştir. Bu enstrüman, 9 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından oybirliğiyle kabul edilen “Birleşmiş Milletler Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”dir (12 Ocak 1951’de yürürlüğe giren sözleşmeyi Türkiye aynı yıl, ABD ise 23 Şubat 1989’da onaylamıştır. Ermenistan sözleşmeye taraf ülkeler arasına 1991’de katılmıştır).

 

Sözleşmenin 2. maddesi suçu tanımlamış ve suçun mevcut olması için kanıtlanması gerekli olan objektif ve sübjektif unsurları belirlemiştir. Bir zanlının ve/veya devletin soykırım suçu ile suçlanabilmesi için, yetkili mahkeme tarafından suçun objektif ve sübjektif unsurlarının kanıtlanması ve bilhassa suçun “özel kasıtla” işlendiğinin hiçbir kuşkuya mahal vermeyecek şekilde saptanması gerekir.

 

Üç Temel Unsur

Sözleşmenin 2. maddesi ışığında, soykırım suçunun varlığından söz edilebilmesi için şu üç temel unsurun mevcudiyeti gerekiyor:

 

Bunlardan birincisi, “ulusal, ırksal, etnik veya dinsel bir grubun hedef olarak alınmasıdır”. (Siyasi ve kültürel gruplar sözleşmenin kapsamına girmemektedir.)

 

İkincisi, “hedef alınan grup mensuplarına karşı, onların doğrudan öldürülmelerine veya yok edilmelerine yol açacak nitelikteki sözleşmede sayılan beş fiilin işlemesidir”. (Bu şekilde suçun objektif/maddi unsuru oluşacaktır).

 

Üçüncü unsur da, “söz konusu fiillerin hedef alınan grup mensuplarına sırf o gruba mensup olmaları nedeniyle ‘kısmen veya tamamen yok etme kastıyla’ yani ‘özel kasıt’ (dolus specialis) ile işlenmesi gereklidir.” (Bu şekilde, suçun sübjektif/manevi unsuru oluşmuş olur.)

 

Üçüncü unsur, soykırımı eyleminin saptanmasında kilit bir nitelik taşımakta ve onu diğer adam öldürme fillerinden ayırmaktadır. Bir fiilin soykırım olabilmesi için “belirli bir grubu sırf o gruptan olması nedeniyle katletme kastinin mevcudiyeti” gerekiyor. Örneğin, Brezilya’nın Amazon, Paraguay’ın da Guaki Kızılderililerine karşı soykırım suçu işlediklerine dair şikâyetler 1969 ve 1974’de Birleşmiş Milletler’e intikal ettiği zaman, suçluların ve kurbanlarının teşhisinde hiçbir zorlukla karşılaşılmadı.

 

Soykırımın Tanımı

Birleşmiş Milletler Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesine göre soykırımın tanımı: “Bu sözleşmede, soykırımının anlamı, aşağıda sayılan fiillerin, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, sırf bu niteliği nedeniyle, kısmen veya tamamen yok etmek kastıyla işlenmesidir.

 

a) Grup üyelerinin öldürülmesi; b) Grup üyelerine ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; c) Grubun, bütünüyle veya kısmen fiziksel varlığını ortadan kaldıracak yaşam koşullarına tabi tutulması; d) Grup içinde doğumları engelleyici önlemler alınması; e) Gruba mensup çocukların zorla başka bir gruba nakledilmeleri.”

 

Ancak “yok etme kastının varlığı” kanıtlanamadığından anılan devletlerin suçlanmaları mümkün olmadı. (Kuper, Leo, Genocide, Its Political Use in The Twentieth Century, Yale University Press, 1981. s.34)

 

Sözleşme, soykırım iddialarını kapsayan davalara bakmakla yetkili mahkemeleri de belirlemiştir. Sözleşmenin 6. maddesinde, yetkili mahkemelerin, ya olayın vuku bulduğu ülkenin yetkili mahkemesi yahut da tarafların üzerinde anlaşacakları yetkili uluslararası ceza mahkemesi olduğu belirtilmiştir. Ayrıca, sözleşmenin 9. maddesinde, devletlerin soykırım konusunda aralarında çıkabilecek ihtilafları Uluslararası Adalet Divanı’na götürebilecekleri öngörülmüştür.

 

Bu bakımdan, bir zanlıya yöneltilen soykırım suçunun, eğer yetkili hukuk mercileri tarafından, objektif ve sübjektif unsurlarının mevcudiyetleri kanıtlanmamış ve suçun özel kasıtla işlendiği saptanmamış ve bu veriler ışığında suçun işlendiği yetkili mahkeme tarafından hükme bağlanmamışsa, böyle bir iddia hiçbir hukuki değeri olmayan bir iftiradan ibaret kalır.

 

Türkiye’ye Yapılan Yargısız İnfaz

Türkiye’nin hukukun temel prensipleri ışığında soykırımla suçlanması yargısız infazdan başka bir anlam taşımamakla birlikte, Batılı tarihçi ve akademisyenlerin yanında birçok ülke parlamentosu da ifrat derecesinde bir önyargıyla Türkiye’yi suçlamayı sürdürdüler.

 

Kökleri 1215 tarihli Magna Carta’ya giden ve hukukun temel ilkesi olan masumiyet karinesi (presumption of innocence) muvacehesinde Osmanlı devletini soykırımla suçlamak mümkün mü? Masumiyet karinesi, 1948’de Mirleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından oybirliğiyle kabul edilen, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin 11. maddesinde şöyle ifade edilmiştir: “1. Bir suç işlemekten sanık herkes, savunması için kendisine gerekli bütün tertibatın sağlanmış bulunduğu açık bir yargılama ile kanunen suçlu olduğu tespit edilmedikçe masum sayılır. 2. Hiç kimse işlendikleri sırada milli veya milletlerarası hukuka göre suç teşkil etmeyen fiillerden veya ihmallerden ötürü mahkûm edilemez.”

 

Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/2. maddesinde şu ifadeler yer alır:“Bir suçla itham edilen herkes, suçluluğu kanıtlanıncaya kadar masum sayılır.”

 

ABD Anayasası’nın “5’inci Değişikliği” (Fifth Amendment) ve “14. Değişikliği” de (Fourteenth Amendment) de, “Bir kişinin adil bir mahkeme sürecinden geçmeden suçlanamayacağını ve cezalandırılamayacağını” öngörür.

 

Hukukun Temel İlkeleri İhlal Edildi

Türkiye’nin hukukun bu temel prensipleri ışığında soykırımla suçlanması yargısız infazdan başka bir anlam taşımamakla birlikte, Batılı tarihçi ve akademisyenlerin yanında birçok ülke parlamentosu da ifrat derecesinde bir önyargıyla Türkiye’yi suçlamayı sürdürmüşlerdir. Bu kişiler ve kurumlar, tutumlarıyla, uluslararası ceza hukukunun temel ilkesi olan kanunilik ilkesinin şu iki boyutunu da ihlal etmişlerdir: (1) Kanunsuz suç olmaz (nullum crimens sine lege); yani, kanunda suç olarak tarif edilmemiş eylem cezai sorumluluk doğurmaz ve ceza kanunları makable şamil olarak uygulanamaz. Bu nedenle, 1950’de yürürlüğe giren BM Soykırım Sözleşmesi hükümleri, 1915’te vuku bulduğu iddia edilen olaylardan dolayı Türkiye açısından sorumluluk yaratmaz. (2) Kanunsuz ceza olmaz (nulla poena sine lege); yani 1915’te soykırım diye bir suç olmaması nedeniyle, o tarihteki eylemler bugün suç diye Türkiye’ye dayatılamaz. Kanunilik ilkesi,1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Konvansiyonu’nun, “Antlaşmaların geriye yürümezliği” başlıklı 28. maddesinde de yer alır.

 

Devlet sorumlu tutulamaz

luslararası Adalet Divanı’nın kararında, “Devlet, koşullar ne olursa olsun, bir soykırım suçunun işlenmesini önlemekle zorunlu değildir” denilmektedir.

 

Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) 26 Şubat 2007 tarihli Bosna Hersek - Yugoslavya davasına ilişkin kararı, soykırım hukukunun bazı eksiklerini tamamlayıcı ve zenginleştirici niteliği yanında, Türkiye’nin hukuk alanındaki tezlerini ve pozisyonunu son derece kuvvetlendirici bir içeriğe sahiptir. Hiç abartısız, bu karar sanki Türkiye’nin tezlerine güç kazandırmak amacıyla yazılmıştır. Burada, gayet özet bir şekilde Adalet Divanı’nın söz konusu kararındaki can alıcı noktalar belirtilecektir:

İlke olarak devlet soykırımı önlemekle mükelleftir: Ancak devletin sorumluluğu, soykırımı önlemek için gerekli önlemleri almakta açıkça ihmalde bulunması durumunda doğar. Divan, soykırımın önlenmesi yükümlülüğünün bir “sonuç” değil, bir “davranış” mecburiyeti olduğunu vurgulamıştır.

“Devlet, koşullar ne olursa olsun, bir soykırım suçunun işlenmesini önlemekle zorunlu değildir. Devlet, yalnızca, mantıken elinde bulunan her türlü olanağı, bir soykırım suçunun işlenmesini önlemek için mümkün olduğu ölçüde uygulamaya koymakla yükümlüdür” (para. 430).

Devletin tutumunun değerlendirilmesinde “azami dikkat ve itina” kavramı (Due diligence) esastır: Eğer devlet soykırımın önlenmesi için sahip olduğu imkânları azami çaba göstererek kullanmış, buna rağmen başarılı olamamış ise sonuçtan sorumlu tutulamaz.

 

Divan kararıyla “yüksek kanıt standardını” getirmiştir. Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi bakmış olduğu soykırım davalarında, davacının “iddialarını makul şüpheden arî olarak kanıtlama mecburiyeti” (beyond reasonable doubt) standardını esas almıştı. Bu yaklaşım, iddiaların ispatlanmasında hangi karinelerin dikkate alınacağı hususunda bir içtihat oluşmasına yol açmıştı. UAD ise isnat edilen suçların vahametleri nedeniyle “mutlak ispat gücünü haiz unsurlarla kanıtlanması gerektiğini” (conclusive evidence) (para.209) kararlaştırmış ve “isnat edilen ihlallerin vahametleri ölçüsünde yüksek bir kesinlik derecesi” (the Court requires proof at a high level of certaintiy appropriate to the serioussness of the allegation) standardını getirmiştir. (para. 210)

 

Divan, ‘özel kasıt’ tespit edemediğinden Sırpları soykırım suçundan mahkûm etmedi

 

Divan “özel kasıt” çıtasını yükseltiyor. O kadar ki Divan, Bosna Sırplarının, insanlığın vicdanını yaralayan ve akla durgunluk verici ağır ve yoğun katliamlarla zulüm ve işkence yaptıklarını saptıyor, buna rağmen, bu suçların işlenmesinde “özel kastın” varlığını tespit edemediğinden dolayı Bosnalı Sırpları soykırım suçundan dolayı mahkûm etmiyor.

 

Divan, karineyi kabul etmiyor. Serebrenika’da Bosnalı Sırpların soykırım işlediklerini kabul eden Divan, Yugoslavya’yı bundan dolayı suçlamıyor. Oysa Bosnalı Sırp ordusu tüm lojistik desteği ile maaşlarını Yugoslavya’dan alıyor. Bu durum, bugüne kadar oluşan içtihat açısından Yugoslavya’nın Serebrenika soykırımına ortak olduğunun saptanması için yeterli. Ama UAD bu karineleri Yugoslav hükümetini soykırımla suçlamak için yeterli görmüyor. Şu soruyu soruyor: “Yugoslav hükümeti ve Genelkurmayı, Bosna Sırplarına yazılı emir verdi mi?” Böyle yazılı bir emir olmayınca da Divan Yugoslavya’yı suçlu bulmamıştır.

 

Elekdağ’dan 24 Nisan Uyarısı

CHP İstanbul Milletvekili ve Türkiye’nin eski ABD Büyükelçisi Dr. Şükrü Elekdağ, ABD Başkanı Barack Obama’ya, Ermeni olaylarına ilişkin yaptığı soykırım açıklamasıyla ABD Anayasası’nı ihlal ettiği uyarısında bulundu.

 

Elekdağ, Obama’ya 16 Nisan’da mektup gönderdi. Obama’nın 24 Nisan’da Doğu Anadolu’da yaşanan olaylara ilişkin yaptığı konuşmada soykırım sözcüğünü kullanmamış olsa da, bu kelimenin Ermenice karşılığı olan “metz yeghern” sözcüklerini kullanmasının Türk halkını düş kırıklığına uğrattığını belirtti. Elekdağ, uluslararası bir suç olan “soykırım” ifadesinin, 1948 yılında kabul edilen bir hukuki kavram olduğunu belirttiği mektubunda, “Bir zanlıya yöneltilen soykırım suçunun, eğer yetkili hukuk mercileri tarafından, objektif ve sübjektif unsurlarının mevcudiyetleri kanıtlanmamış ve suçun özel kasıtla işlendiği saptanmamış ve bu veriler ışığında suçun işlenmiş olduğu yetkili mahkeme tarafından hükme bağlanmamışsa, böyle bir isnat hiçbir hukuki değeri olmayan bir iftiradan ibaret kalır” dedi.

 

Masumiyet Karinesinin İhlali

Türkiye’ye geçmişteki tartışmalı olaylar nedeniyle suç isnat edilmesinin büyük bir adaletsizlik ve masumiyet karinesinin vahim bir ihlali olduğunu belirten Elekdağ, mektubunda özetle şu ifadelere yer verdi: “İşlendiği zamanın hukukuna göre suç teşkil etmeyen bir eylem, sonradan bu eylemin suç olarak kabul edilmesi nedeniyle suç oluşturmaz. Açıklamalarınızda belirttiğiniz görüşler, ‘suç ve eylem sonrasında yürürlüğe giren yasaların’ kabulünü ve cezai yaptırımların geçmişe dönük olarak uygulanmasını yasaklayan ve bu suretle kanunilik ilkesini benimseyen ABD Anayasası’nın 1. maddesinin 9. bölümünün ruhuna da ters düşmektedir.”

 

Lozan’da Tazminattan Vazgeçtiler

Rusya ile TBMM hükümeti arasında 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması’nın gereği olarak 13 Ekim 1921’de Türkiye ile Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan arasında imzalanan Kars Antlaşması’nın 15. maddesinde şu hüküm yer almaktadır:

“Bağıtlı taraflardan her biri işbu anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra, Kafkas cephesindeki savaş nedeniyle işlenen cinayet ve cürümler için öteki taraf uyrukları yararına tam bir genel af ilan etmeyi yükümlenir.”

 

Bu hükümde öngörülen genel affın, Türk-Ermeni çatışma ve savaşının vuku bulduğu 1915-1921 dönemini kapsadığı Türkiye tarafından ileri sürülerek soykırım iddiasının çürütülebileceği düşünülebilir. Ancak 15. maddenin bu şekilde yorumlanmasına mesnet sağlayacak müzakere zabıtlarına sahip değiliz. Kars Antlaşması TBMM’de oldukça ayrıntılı biçimde tartışılmasına rağmen, Meclis zabıtlarında da bu konudaki yorumumuza destek sağlayacak bir açıklama veya değerlendirme bulunamadı. Bu durumda, Ermeni tarafı, Türkiye’nin yorumuna karşı çıkarak, söz konusu maddedeki “Kafkas cephesindeki savaş” ifadesinin, Kâzım Karabekir Paşa birliklerinin “Ardeşen-Yusufeli-Oltu-Bayezit” cephe hattından 29 Eylül 1920’de hareketle giriştiği taarruzdan itibaren başlayan dönemi kapsadığını iddia edebilir. Ancak bu husus, söz konusu 15. maddenin, Türkiye’ye, Ermeni iddialarına karşı kullanabileceği önemli bir argüman oluşturduğu gerçeğini bertaraf etmez.

 

Genel Af Öngörülmekteydi

Lozan Barış Antlaşması’nda ise Yunanistan dışındaki tüm taraf devletler savaş sebebiyle doğan, kayıp, zarar ve ziyanlar için tazminat taleplerinden vazgeçmişlerdir. Lozan Antlaşması’na Ek VIII. Protokol hükümleri ise Türkiye uyruklarından ve buna karşılık diğer bağıtlı taraflar uyruklarından olup, Türkiye’de kalacak topraklarda 20 Kasım 1922’den önce, siyasi veya askeri nedenlerle bu devletler makamlarınca tutuklananların, kovuşturulanların ve hükümlülerin genel aftan yararlanmalarını öngörmektedir. Bu nedenlerle verilmiş tüm ceza hükümleri kaldırılacak ve yürütülmekte olan tüm kovuşturmalar durdurulacaktır.

 

Lozan Antlaşması’nın “Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’ne ardıl olmasına ilişkin tüm siyasi, askeri, ekonomik, mali, hukuki ve insani sorunları kapsayan, bu bakımdan da objektif bir statü yaratan ve dolayısıyla da üçüncü ülkelere de yönelik sonuçları söz konusu olabilen” bir niteliğe sahip olduğu görüşünden hareketle, Ek VIII. Protokol hükümleri ışığında genel affın savaş sırasında Anadolu’da Yunan ordusunun işlediği suçlarla birlikte Ermenilere karşı işlenen suçları da kapsadığı, bu itibarla Ermenilerin maruz kaldıkları olaylar dolayısıyla hak iddiasında bulunamayacakları ileri sürülebilir. Ancak, Lozan zabıtlarında bu yoruma mesnet olacak herhangi dayanak bulunmamaktadır. Bu itibarla, Türkiye’nin bu yorumuna karşı, Ermeni tarafının, Lozan Antlaşması’nın çok taraflı ilişkileri düzenleyen ve esas itibariyle bağıtlı devletler açısından sorumluklar yaratan hukuki bir çerçeve oluşturduğunu ve müzakerelerden tamamen dışlanmış olmaları hasebiyle de kendilerini bağlamadığını, antlaşmalar hukukunun genel esaslarına dayanarak ileri sürmesi beklenebilir.

 

Osmanlı’yı Parçalama Stratejisi

Karşılıklı uyum ve hoşgörü ortamının yok olmasına yol açan iki ana nedenden birincisi, Avrupa’da yayılan milliyetçilik duygularıdır.

 

Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminin ivme kazandığı, hemen her konuda Avrupa’nın müdahalesine maruz kaldığı ve devletin zaafa uğradığı 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, Ermeni toplumunun Türk komşuları ve Osmanlı Devleti ile ilişkileri gerginleşmeye yüz tutmuştur. Karşılıklı uyum ve hoşgörü ortamının yok olmasına yol açan iki ana nedenden birincisi, Avrupa’da yayılan milliyetçilik duygularıdır. 1789 Fransız ihtilalinden sonra yayılan milliyetçilik fikirleri bazı Avrupa devletleri tarafından Osmanlı Devleti’nin Hıristiyan tebaasına aşılanmaya çalışılmıştır. Bunun etkileri kısa sürede görülmüştür. Osmanlı topraklarında ilk milliyetçi ayaklanmayı başlatan Sırplar, Rusya’nın müdahalesi ile Babıâli’den ayrıcalıklar koparmıştır. Bunu, Yunanlıların 1821’de başlattıkları Mora isyanını Rusya ile İngiltere ve Fransa’nın da desteklemeleri sonucunda Yunanistan’ın 1829 Edirne Antlaşması ile bağımsızlığını elde etmesi izlemiştir.

 

İkinci neden ise, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ne karşı sürdürdükleri “Şark meselesi” olarak tanımlanan politikaları çerçevesinde Ermeni cemaatini devletlerine karşı tahrik etmeyi ve kışkırtmayı amaçlayan faaliyetlerdir. Kısaca tanımlamak gerekirse, “Şark meselesi”, “Düvel-i muazzama” denilen Avrupalı büyük güçlerin, çöküş dönemindeki Osmanlı İmparatorluğu üstünde bir yandan iktisadi ve siyasi açıdan nüfuz ve hâkimiyet kurmak, diğer yandan da Osmanlı idaresinde yaşayan milletlere bağımsızlık vaat ederek onları isyana teşvik etmek suretiyle parçalanma sürecini hızlandırdıkları imparatorluğun topraklarının kendi aralarında paylaşılmasını hedefleyen stratejileridir.

 

Denetim hakkı talebi

Bu stratejinin uygulanmasında Avrupalı güçlerin yararlandıkları temel yaklaşım veya müdahale unsuru, Osmanlı Devleti’nin Hıristiyan uyruklarının hak ve hukukunu koruma bahanesiyle Hıristiyan cemaatlere çeşitli ayrıcalıkların sağlanmasını ve bu amaçla da kendilerine denetim hakkı verilmesini öngören talepleriydi. Bu stratejinin başlangıç noktasını, Rusya’nın 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışma hakkını kazanması ve Osmanlı Ortodokslarının hamiliği sıfatını elde etmesi oluşturmuştur. Ancak, bilahare Ayastefanos ve Berlin antlaşmalarıyla Avrupa’nın önde gelen devletleri de Anadolu Hıristiyanları ve özellikle Ermenilere ilişkin olarak Osmanlı İmparatorluğu’na rahatça müdahale hakkını elde ettiler.

 

Şark Meselesinin Yeni Boyutu

Osmanlı ordularının ağır yenilgisiyle sonuçlanan 1877 Osmanlı-Rus savaşı sonucunda batıda Yeşilköy’e kadar ilerleyerek İstanbul kapılarına dayanan Rus ordusunu İngiliz donanmasının toplarını görmesi durdurmuştu. (Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi, Ankara, 1987, s.354-355) Doğuda ise Rus orduları Erzurum’a kadar ilerlemişlerdi. Savaş sonrasında imzalanan Ayastefanos ve Berlin antlaşmaları ile Balkan Hıristiyan topluluklarından Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlıklarını kazandılar. Bulgaristan ise özerk ve sınırları geniş bir prenslik olarak bağımsızlığa çok yaklaştı. Bu şekilde Balkan Hıristiyanlarının bağımsızlıklarını elde etmeleri sağlanmış, sıra Anadolu Hıristiyanlarına gelmişti. Ermenilerle ilgili ıslahat maddeleri Ayastefanos ve Berlin antlaşmalarına bu amaçla konuldu ve böylece Ermeni konusu “Şark meselesi”nin yeni bir boyutunu oluşturdu.

 

Tutum Değişiklikleri

Osmanlı’nın Rusya karşısındaki ağır yenilgisi, kısa süre önce padişaha sadakatlerini belirtmiş olan Patrik Nerses Varjebedyan’ın ve İstanbul’daki Ermeni aydınlarının birden tutum değiştirmelerine yol açtı. Nitekim Patrik başkanlığında toplanan “Ermeni Milleti Meclisi” tarafından Rus Çarı’na gönderilmek üzere hazırlanan muhtıradaki önde gelen talep, Doğu Anadolu’da halen Rus işgalinde bulunan Fırat Nehri’ne kadar olan bölgenin Türklere iade edilmemesi ve Rusya tarafından ilhak edilerek burada Rusya’nın vesayetinde bir Ermeni devletinin kurulmasıydı. Muhtıra, Osmanlı Ermenileri adına Edirne’de ziyaret edilen Rus Başkumandanı Grandük Nicola’ya verildi.

 

Bu ortamda imzalanan (3 Mart 1878) Ayastefanos Antlaşması’nın 16. maddesine göre Osmanlı Devleti, Ermenilerin yerleşik olduğu Doğu Anadolu vilayetlerinde ıslahat yapılacak ve buralardaki Hıristiyanlar, Kürt ve Çerkezlere karşı korunacaktı. Ancak, Rusya’nın Anadolu’nun doğusu ve Mezopotamya üzerinde hâkimiyet kurarak Hindistan yolunu tehdit edeceğinden endişelenen ve meydanı tek başına Rusya’ya bırakmak istemeyen İngiltere, bu gelişmeyi onaylamadı ve Moskova’nın Ayastefanos Antlaşması’yla sağladığı kazanımları budamak amacıyla Berlin Kongresi’nin toplanmasını sağladı.

 

Alman Şansölyesi Bismark’ın başkanlık ettiği ve Rusya, Osmanlı Devleti, Fransa, Avusturya-Macaristan, İngiltere ve Almanya’nın katıldığı kongre sonucunda imzalanan (13 Temmuz1878) Berlin Antlaşması’nda, Ayastefanos Antlaşması’nın Ermenilerle ilgili 16. maddesi değiştirilerek 61. madde olarak yer aldı. 61. madde önceki antlaşmanın 16. maddesinden farklı olarak Rusya yanında diğer Batılı devletleri de taraf ve gözlemci konumuna getiriyordu. 61. maddeye göre, Babıâli, Doğu Anadolu’da ıslahat yapacak, asayişi sağlayacak ve bu konularda aldığı önlemleri antlaşmaya taraf devletlere bildirecekti. İlgili devletler de önlemlerin uygulanmasını denetleyeceklerdi.

Bu madde, Avrupalı devletlere Doğu Anadolu’da ıslahat sorununu işlerine geldiği gibi istismar etme ve Osmanlı Devleti’ne baskıda bulunma yolunu açmıştır. Esasen, Ermeni Patrikhanesi de bir “altın madeni” niteliğinde gördüğü bu madde sayesinde geleceğin “Ermeni devleti”nin temellerinin atıldığı görüşündeydi. (Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Osmanlı Ermenileri, 1856-1880, Türkçesi Şinasi Örel, Ankara, 1986, Cilt I, s. 29).

 

Kıbrıs İngiltere’ye Veriliyor

Osmanlı devletinin bu dönemde içine düştüğü fevkalade zor şartları gayet iyi değerlendiren İngiltere, biraz baskı biraz da tehditle Babıâli’den Kıbrıs’ı alma becerisini gösterdi. 4 Haziran 1878 tarihinde imzalanan antlaşma uyarınca, Osmanlı Devleti, Doğu Anadolu’daki Rus tehdidi kalkana kadar İngiltere’nin Kıbrıs Adası’na yerleşmesini kabul etti. İngiltere elbette elde ettiği bu ödünle Hindistan’la en kısa bağlantı yolunun güvenliğini sağlamış oldu.

 

Babıâli ise bu şekilde, Rusya’nın Osmanlı Devleti aleyhine genişlemesine karşı İngiltere’nin desteğini garanti altına almış olduğu ve Rusya’ya bağlı bir Ermeni devleti kurulması planının da suya düştüğü hesabı içindeydi. Ne var ki bu beklentisi gerçekleşmedi. Kıbrıs’ın İngiltere’ye devrinin üzerinden iki yıl geçmeden 1880’de Gladstone başkanlığındaki Liberal Parti iktidara gelince İngiltere, Rusya’ya karşı Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünü koruma politikasını terk etti. Yeni politikayla, parçalanacak Osmanlı Devleti toprakları üzerinde İngiltere’ye dost küçük devletler kurulması hedefleniyordu. Bu devletlerarasında en önemlisi de Çarlık Rusyası’nın güneye doğru yayılma emellerinin önüne set çekecek ve Basra ve Hindistan yolunun güvence altına alınmasını mümkün kılacak İngiltere’ye dost bir bağımsız Ermenistan olacaktı. Bu şekilde İngiltere de Ermenilerin hamisi rolüne soyunmuş oldu.

 

Osmanlı Yönetiminde Ermeniler

Tarihi kayıtlar, Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra, Ermenilerin millet adı altında örgütlenmelerine müsaade edildiğini, patriklerine onların ruhani ve cismani lideri statüsünün verildiğini ve 19’uncu yüzyılın son çeyreğine kadar süren zaman diliminde Ermeni toplumunun Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşamını, millet sisteminin bahşettiği muhtariyet çerçevesinde, dinsel özgürlük, hoşgörü ve güven ortamında sürdürdüğünü göstermektedir. Bu dönemde Ermenilerin Türk toplumuyla uyum ve kaynaşmada gösterdiği başarı, onlara karşı ayrım yapılmamasını sağlamış ve her kapıyı açmıştır. Bu ortamda Osmanlı Ermenileri, bankerler, tüccarlar ve sanayiciler olarak öne çıktıkları gibi, bir de zengin Ermeni aristokrasisi oluşmuştur. Ancak, Ermenilerin esas kendilerini gösterdikleri alan kamu hizmeti olmuştur. Özellikle, Yunanistan’ın bağımsızlığından sonra Osmanlı’nın güvenini kaybeden Rumların yerini bürokraside kendilerine “millet-i sadıka” unvanı verilen Ermeniler doldurmuş ve başarılı hizmetleri nedeniyle yüzlerce Ermeni, Osmanlı devlet hiyerarşisinde en yüksek makamlara atanmışlardır.

Nitekim 19’uncu yüzyıl Osmanlı devlet yıllıklarına (Salname-i Devlet-i Aliye-i Osmaniye) bakıldığında, 29 Ermeninin kamu hizmetinde en yüksek rütbe olan paşa rütbesini kazandığı, 27 Ermeninin bakan olarak atandığı, diplomasi alanında yedi Ermeni büyükelçi ile 11 başkonsolosun diplomatlık görevi yaptığı, müsteşar, vali, yargıç, genel müdür, daire başkanı olarak bürokraside yüzden fazla Ermeninin görev aldığı, il yönetim örgütünde her düzeyde yüzlerce Ermeninin görevlendirilmiş olduğu, akademik toplulukta da 11 Ermeni öğretim görevlisinin bulunduğu görülür. Bunlara ilaveten, 1876 Meclis-i Mebusanı’nda (parlamento) 33 Ermeni milletvekili bulunmaktaydı. Nihayet, Osmanlı Devleti’nin son döneminde Gabriel Noradungyan Efendi Dışişleri Bakanlığı, Agop Paşa da Hazine Bakanlığı yapıyorlardı. Belirttiğimiz bu hususlar, Ermeni tarihçilerin Osmanlı Devleti’nin Ermenilere karşı ayrımcı davrandığı yolunda ileri sürdükleri iddiaların asılsızlığını ortaya koymaktadır.

 

Ermeniler Silahlanmaya Başlıyor

Berlin Antlaşması’nın imzalanmasından sonra, Ermeni sorununa kendi çıkarları doğrultusunda Osmanlı Devleti’ne baskı yapmak için el atmayan büyük devlet kalmamış ve özellikle Rusya, İngiltere ve Fransa’nın tahrik ve müdahaleleriyle Anadolu’da ardı arkası kesilmeyen Ermeni ayaklanmaları çıkarılarak Türkler ve diğer Müslüman ahali ile Ermenilerin birbirlerine can düşmanı kesilmesi için her şey yapılmıştır. Bu ortamda 1887’de Cenevre’de Marksist Ermeniler tarafından Hınçak Partisi, 1890’da Tiflis’te Ermeni İhtilal Federasyonu (Taşnaksutyun) kuruldu. Ayrıca, 1878’de Van’da Kara Haç Derneği, 1881’de Erzurum’da Anavatan Müdafileri Derneği (Pashtpan Haireniats) ve 1885’te Van’da İhtilalci Ermenistan Partisi kuruldu. Tüm bu örgütlerin ortak amacı, ihtilalci çeteler kurmak, Ermeni halkını silahlandırmak ve ayaklandırmak, hükümet yetkililerine ve Ermeni muhbirlere karşı eylem düzenlemek ve sonuçta Ermeni bağımsızlığını sağlamaktı.

 

Bir yandan bu örgütlerin taraftarları, diğer yandan kiliseler, Ermeni cemaatini silahlandırmaya, kiliseleri ve okulları silah ve cephane deposu haline getirmeye koyuldular. Avrupalı ülkeler de Ermenilere silah, cephane ve para yardımı yapıyordu. Böyle bir hazırlıktan sonra Ermeniler, 1881’den itibaren başlattıkları kanlı şiddet eylemlerini, suikastları, katliamları ve büyük çaplı isyanları bazı kısa duraklamalarla I. Dünya Savaşı’na kadar sürdürdüler. Bu dönemde Ermeniler 40 civarında isyan çıkarmışlar ve aralarında Osmanlı Bankası’na baskın yapmaya ve Padişah II. Abdülhamid’in saltanat arabasını bombalamaya kadar varan sayısız terör eylemlerinde bulunmuşlardır. Osmanlılar bu isyanlar karşısında her devletin yapacağını yapmış ve isyanları bastırmak için asilerin üzerine kuvvet göndermiştir.

 

Kısa Sürede Bastırıldı

İsyanlar, Ermeni halkının çoğunluğunun komitelerin faaliyetlerini benimsememesi nedeniyle kısa sürede bastırılabilmiştir. Ancak bu olaylar Ermeni komiteleri tarafından Batı ülkelerine ve Hıristiyan kamuoylarına “Ermenilerin Türklerce katledilmesi” olarak yansıtılarak büyük bir gürültü koparılmıştır.

ABD’li ünlü tarihçi William Langer, “The Diplomacy of Imperialism” adlı eserinde, Ermenileri büyük Avrupalı devletlerin teşviki sonucu Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurmak amacıyla Osmanlı yönetimine başkaldırışlarını ayrıntılı bir şekilde ele almakta ve Ermeni isyancıların hamileri konumundaki Avrupalı devletleri Osmanlı Devleti’ne müdahaleye tahrik etmek için başvurdukları insanlık dışı yöntemlere ışık tutmaktadır. Langer, eserinde Ermeni komitacıların, yıllar boyu sırf Ermeni köylerine karşı şiddeti ve misillemeyi tahrik etmek maksadıyla masum Müslüman köylerini basarak katliamlar yaptıklarını, sonra da galeyana gelen Müslüman ahalinin Ermeni köylere saldırısını Avrupalıların Osmanlı Devleti’ne müdahalesine yol açacak bahane olarak kullanma girişimlerini ayrıntılı biçimde anlatmaktadır (William Langer, The Diplomacy of Imperialism, New York, Alfred A. Knopf, s.157-8, 322).

I.Dünya Savaşı’na kadar süren bu yerel isyanlar ve terör eylemleri döneminde Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kurulamamasının esas nedenini, Ermenilerin hiçbir vilayette nüfus çoğunluğuna sahip olamamaları kadar, bu devletin kimin nüfuzunda olacağı üzerinde büyük Avrupa devletlerinin aralarında anlaşmaya varamamalarında da aramak isabetli olur. Ermenilerin üzerinde özerk bir Ermenistan’ın kurulmasını istedikleri ve adına Vilayat-ı Sitte denilen altı doğu vilayeti Erzurum, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır, Van ve Sivas’tı.

Ancak, Ermeni talepleri zamanla artmış ve Adana, Halep ve Trabzon’u da kapsamıştı. Ermeniler bu vilayetlerden hiçbirinde nüfusun 1/3’ünü bile oluşturmuyorlardı. Encyclopedia Britannica’nın 1910 baskısına göre bu yılda Ermeni nüfusun Osmanlı genel nüfusuna oranı yüzde on beşti…

 

Osmanlı’ya Toplu İsyan Çağrısı

Osmanlı İmparatorluğunun I. Dünya Savaşı’na 1 Kasım 1914’te girmesiyle birlikte, Ermeni komiteleri, Ermeni halkına Osmanlı İmparatorluğuna karşı topluca isyan etmeleri ve Rus ordularına destek vermeleri çağrısında bulundular. Umutları, Rusya’nın zaferine yapacakları katkının Moskova tarafından Osmanlı toprakları üzerinde bağımsız bir Ermeni devleti kurulması suretiyle ödüllendirileceğiydi.

Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, Ermeni tezlerini savunan tarihçilerin birçoğu gerek Ermenilerin Osmanlılara karşı ayaklanmalarını, gerekse işgalci Rus ordusu saflarına katılmalarını, Osmanlıların tehcir kararı üzerine giriştikleri bir meşru müdafaa hareketi olarak izah etme alışkanlığındadırlar. Ancak bu iddiaları tamamen gerçek dışıdır. Ermenilerin tehcir kararından çok önce, savaşın başlamasıyla birlikte isyan bayrağını kaldırdıkları ve Rusya saflarında yer aldıkları tarihi bir gerçektir. Nitekim Rus-Osmanlı Savaşı’nın patlak vermesi üzerine, Taşnak Komitesi yayın organı Horizon’da şu bildiriyi yayınlamıştır:

“Ermeniler en küçük bir tereddüt göstermeden İtilaf Devletleri’nin yanında yer almışlar, bütün güçlerini Rusya’nın emrine vermişler, ayrıca gönüllü alayları teşkil etmişlerdir”. (Uras, Esat, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, 2. Baskı, İstanbul, s.594-600)

Savaşın başlarında Talat Paşa, Ermeni Erzurum Mebusu Vartkes Efendi ve Taşnak Komitesi’nin tanınmış üyelerine, Enver Paşa da Ermeni Patriği’ne isyan ve ihtilal eylemlerine devam etmeleri ve düşmanla işbirliğine son vermemeleri halinde şiddetli tedbirler almak zorunda kalacaklarını bildirmişlerdir. Bu uyarılara rağmen, Vahan Papazyan ve Karakin Pastırmacıyan adlı mebuslar Kafkasya’ya geçerek Osmanlı ordusuna karşı savaşa başladılar. Vahan Papazyan yayımladığı bildiriyle, “Kafkasya’daki gönüllü Ermeni alaylarının Rus ordularının öncüleri olarak Ermenilerin yaşadıkları kilit noktaları ele geçirmelerini ve Anadolu topraklarında ilerleyerek Ermeni alayları ile hemen birleşilmesi…” talimatını vermiştir. Hınçak Komitesi de örgütüne gönderdiği talimatta, “Komitenin bütün gücüyle mücadeleye katılarak İtilaf Devletleri’nin ve özellikle Rusya’nın müttefiki sıfatıyla Ermenistan, Kilikya, Kafkasya ve Azerbaycan’da zaferi sağlamak için her türlü vasıta ile İtilaf Devletleri’ne yardım edeceğini” bildirmiştir (Ermeni Komitelerinin Amâl ve Harekât-ı İhtilâliyesi, İstanbul, 1917, s.151-153).    Rus ordusu Osmanlı ve Rus Ermenilerinden kurulmuş gönüllü çeteler öncülüğünde doğudan Osmanlı topraklarına girerken, Osmanlı ordusundaki Ermeniler de firar ederek, ya Rus ordusuna ya da çetelere katıldılar. Bu ortamda yıllardır kiliselerde ve okullarda saklamış oldukları silahlarla donanan Ermeni ahali, erkekleri cephede olduğundan savunmasız kalan Türk köylerine saldırarak katliama başladılar.

Dahası Ermeni çeteler Osmanlı kuvvetlerini arkadan vuruyor, birliklerin harekatını engelliyor, ikmal yollarını kesiyor, yaralı konvoylarını pusuya düşürüyor, köprü ve yolları imha ediyorlardı.

 

24 Nisan 1915 Genelgesi ve Tutuklamalar

Osmanlı Hükümeti seferberlik ilanından itibaren dokuz aylık sabırlı bir bekleyişten sonra etkili kararlar almak ve köklü önlemlere başvurmak zorunda kaldı. Bu kararların ilki olan 24 Nisan 1915 Genelgesi tehcir kararının öncüsü ve habercisidir. Hükümet bu kararı Osmanlı Devleti üzerindeki tehdidin yoğunlaştığı bir ortamda almıştır. Osmanlı orduları Doğu Anadolu’da Rusya karşısında peş peşe yenilgilere uğramış ve Çanakkale Savaşları’nda İtilaf Devletleri’nin karaya çıkartma hazırlıkları İstanbul’u acil bir tehdit karşısında bırakmıştı. Ancak 24 Nisan Genelgesi’ni tetikleyen esas olgu, Ermenilerin Zeytun, Bitlis, Muş, Erzurum ve Sivas’ta ayaklanıp, çatışmalar çıkartmalarının ardından patlak veren Van isyanının iyice alevlenmesi ve burada geçici bir hükümet kurulmasıdır. Bu isyanı başlatan ve Ermenileri silahlandıran komite yuvalarını ve ihtilal kuruluşlarını dağıtmak için Dâhiliye Nezareti vilayetlere ve mutasarrıflıklara söz konusu genelgeyi yollayarak, Taşnak, Hınçak ve benzeri Ermeni komitelerinin kapatılmasını, evraklarına el konulmasını, elebaşları ve zararlı faaliyetleri bilinen Ermenilerin tutuklanmasını, bunlardan bulundukları yerlerde kalmaları sakıncalı görülenlerin münasip yerlerde toplanmasını ve tutuklananların askeri mahkemelere sevki talimatını vermiştir. 26 Nisan’da da Başkumandanlık benzer içerikte bir genelge göndererek elebaşıların askeri mahkemelere sevki ile suçluların cezalandırılmasını istemiştir.

Bu talimat uyarınca, İstanbul’da, devlete ihanet, Osmanlı toprakları üzerinde bağımsız Ermenistan kurma girişiminde bulunmak ve isyan hareketlerini desteklemek gibi ağır suçlarla suçlanan 235 kişi tutuklanmıştır. Tutuklananlar Taşnak, Hınçak ve Ramgavar komitelerine mensup olduğu tespit edilen komitecilerdir. Tutuklananların sıradan Ermeni vatandaşı olmayıp, tamamen örgüt mensubu Ermeniler olduğu İngiliz istihbaratı tarafından da doğrulanmıştır. Mütareke döneminde İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe 21 Mayıs 1919’da gönderdiği şifreli telgraflarda 24 Nisan 1919’da tutuklanan Ermenilerin “Müttefik ordularına hizmet eden Ermeni gönüllüler veya Müslüman katliamı sorumluları olduğunu” kaydetmiştir (İngiliz arşivlerinden naklen, Hikmet Özdemir ve diğerleri, Ermeniler Sürgün ve Göç, Türk Tarih Kurumu yay. Ankara 2004, s.62).

 

Rus ve Ermeni Kader Birliği

Ermeni tezlerini savunan tarihçiler, tehcirin önceden hazırlanmış bir imha planı olarak masum ve huzur içinde yaşamaktan başka bir amacı olmayan Ermeni halkına karşı uygulandığını iddia ederler.

Oysa tarihi gerçekler ve belgeler, Ermeni örgütlerinin, yaklaşan I. Dünya Savaşını ve Osmanlı Devleti’nin Almanya safında yer alma olasılığını, Osmanlı toprakları üzerinde bağımsız bir Ermeni yurdu kurma hedeflerine ulaşma yolunda büyük bir fırsat olarak gördüklerini ve topyekûn bir ayaklanmaya hazırlandıklarını ortaya konyaktadır.

 

Nitekim Ermeni tarihçi Louise Nalbandyanın da belirttiği üzere, “Ermeni komiteleri için ivedi hedeflerini gerçekleştirecek topyekûn ayaklanmayı başlatmanın en uygun zamanı Osmanlıların savaş halinde olduğu zamandı” (Louise Nalbandian, Armenian Revolutionary Movement, University of California Press, 1963, s.111)

Esas amacı Ermenileri kullanarak Doğu Anadolu’yu ilhak etmek olan Rusya’da savaş bulutları ufukta toplanırken boş durmuyor, Osmanlı topraklarını işgal hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyordu. Moskova’nın teşvikiyle, Rusya Ermenileri Rus ordusuyla birlikte Osmanlı ordusuna karşı saldırı hazırlıklarına başlamışlardı.

 

Bu hazırlık bağlamında, Eçmiyazin Katolikos’u Tiflis’te Çar’la görüşmesinde muhatabına, “Anadolu’daki Ermenilerin kurtuluşunun ancak Türk egemenliğinden ayrılarak özerk bir Ermenistan teşkil etmeleri ve bu Ermenistan’ın Rusya’nın himayesinde olabileceğini” bildirmişti (Tchalkouchian, Le Livre Rouge, Paris, 1919, s.12).

 

Ruslarla İşbirliği

Ermenilerin, çıkması beklenen savaşta Boğazlar ve Anadolu’nun doğusundaki topraklar üzerindeki stratejik hedeflerini gerçekleştirme hesabını yapan Rusya ile tam bir kader birliği içine girmiş olduklarını tarihçi Stanford Shaw şu ifadelerle belirtiyor:

 

“Çar II. Nikola, Ermenilerle nihai işbirliği planlarını yapmak üzere Kafkasya’ya geldiği zaman, Ulusal Ermeni Bürosu Tiflis’te şu açıklamayı yaptı:

‘Bütün ülkelerden Ermeniler şanlı Rus ordusuna katılmak ve kanlarıyla Rusya’nın hedeflerine hizmet etmek için koşup geliyorlar... Rus bayrağınının özgürce Çanakkale ve İstanbul Boğazı üstünde dalgalanmasını sağlayalım. Büyük Majesteleri, sizin iradenizle Türklerin boyunduruğu altındaki halkları özgürlüğe kavuşturalım. Hıristiyan dininden olduğu için zulüm gören Türkiye’deki Ermeni halkına Rusya’nın himayesi altında yeni bir özgür yaşam kazandıralım.’

 

Ermeniler Çarlık orduları saflarına büyük kitleler halinde katıldılar. Osmanlıları arkadan vurmak için plan ve hazırlıklar yapıldı ve Çar St. Petersburg’a artık kendisi için İstanbul’un yolunun açıldığından emin olarak döndü.” (Stanford Shaw & Ezel Kural Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey; Volume II: Reform, Revolution & Republic: The Rise Of Modern Turkey, 1808-1975. London Cambridge University Press, s. 314-315)

 

 Ermeni Gazetesi: “Van’da 1500 Türk sağ kaldı”

Rus ordusuyla birlikte Osmanlı topraklarına giren Ermeni gönüllü alay mensuplarının Türk ve Müslüman ahaliye yaptığı katliam ve vahşet o denli ağır olmuştur ki, bu durumdan rahatsız olan Rus komutanlığı bazı Ermeni birliklerini geri hatlara çekmek zorunluluğunu hissetmiştir. Bu vahşete tanık olan subayların hatıratı Ermenilerin insanlık dışı eylemlerini yansıtmaktadır. (Journal de Guerre du Deuxiéme Régiment d’Artillerie de Forteresse Russe d’Erzeroum, 1919.)

 

Rus kuvvetlerinin 1915 Mart’ında Van istikametinde ilerlemeye başlamalarını fırsat bilen Ermeniler, Rus saldırısını kolaylaştırmak amacıyla 11 Nisan’da vilayette genel bir isyan başlattılar. Van kenti Taşnaksutyun komitesi başkanı Aram Manukyan’ın emrindeki komitacılar tarafından kuşatıldı ve ateşe verildi. Türklere ve Müslüman ahaliye ait evlere ve devlet dairelerine bombalar atılarak büyük bir tahribat yapıldı. İsyancılara karşı kenti savunmanın imkânsız olduğunu gören Vali Cevdet Bey, Van Kalesi’ni tahliye etmeye başladı.

 

Katledildiler

Öncelikle kaleye sığınmış olan Müslüman ahalinin çetelerin saldırılarından korunması için daha güvenli olan iç bölgelere gönderilmesine başlandı. Ancak, kaleden ayrılan sivil göç kafileleri Ermeni isyancıların saldırılarına uğrayarak katledildiler.

 

Van Kalesi 17 Mayıs günü isyancıların eline geçti. Kalenin düşmesinin ardından komitacılar hayatta kalan Türkleri de katlettikten sonra, Van’ı 18 Mayıs’ta Rus ordusuna teslim ettiler. Bunun üzerine, Rus Çarı II. Nikola, 21 Mayıs 1915’te gönderdiği bir telgrafla Van’daki Ermeni komitesine “Rusya’ya yaptıkları hizmetler” nedeniyle teşekkür etti. Amerika’da yayımlanan Goçnak isimli Ermeni gazetesi 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında Van’a ilişkin haberinde “Van’da yalnızca 1500 Türk’ün sağ kaldığını” övünerek bildirdi.

Bu gelişmeler sırasında, İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale Boğazı’nı zorluyordu. 15 Nisan’da Müttefik Devletler’in Gelibolu’ya çıkarma harekâtına başlamaları İstanbul üzerindeki tehdidin acil bir nitelik kazanmasına yol açtı.

 

Tehcir Askeri Zorunluluk

Belgeler, Doğu Anadolu’da Osmanlı ulaşım ve lojistik ikmal hatlarının tamamen korumasız ve tehdit altında olduğunu ve Çarlık Rusyası tarafından desteklenen ve yönetilen Ermeni güçlerinin bu hatları her an kesme ve imha etme kapasitesinde olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle, Osmanlı devleti açısından tehcire başvurmak zorunlu bir hale gelmiştir. Tehcir kararı askeri bir soruna bulunan askeri bir çözüm olmuştur.

 

Ortada, ne bir “katliam” ne de “Ermeni halkının varlığını tehlikeye atacak organize bir tedhiş hareketi” olmamasına rağmen, Ermeniler tutuklama olayını ustaca bir manevrayla uluslararası propaganda aracı haline getirmişler ve Ermeni toplumunun entelektüel-elit tabakasını oluşturan bu kişilerin Ermeni toplumunu zafiyete uğratmak amacıyla katledilmek için tutuklandıklarını iddia etmişlerdir. Başpiskopos Kevork, ABD Başkanı’na, “Türk fanatikliğinin şiddetine terk edilmiş olan Türkiye’deki Ermeni halkının korunması için” imdat telgrafları göndermiştir. Ermenilerin her yıl “soykırımın yıldönümü” diye andıkları 24 Nisan işte bu tutuklamalar nedeniyledir. (Sarınay, Yusuf, What Happened on April 24, 1915?, A Case Study on the Circular of 24 April 1915 and Arrest of the Armenian Committee Members in İstanbul, International Journal of Turkish Studies, Volume 14, Nos. 1-2, Fall 2008, s. 75-101.)

 

Enver Paşa’nın Talebi

Ancak 24 Nisan tutuklamalarından beklenen sonuçların alındığı söylenemez. Van dışındaki diğer bölgelerde de isyan halinde olan Ermeniler yol kesmeye, Müslüman köyleri basarak halkı katletmeye devam ettiler. Türk ordusu savaş alanında olduğu için cephe gerisinde meydana gelen ve bir kısmı savaş gücünü olumsuz etkileyen olayları önlemek için yeterli kuvvet ayıramıyordu. Başkumandan Vekili Enver Paşa, bu duruma bir çare olmak üzere 2 Mayıs 1915 tarihinde Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’ya şu yazıyı gönderdi: “Van gölü etrafında ve Van valiliğince bilinen belirli yerlerdeki Ermeniler, isyanlarını sürdürmek için daima toplu ve hazır haldedirler. Toplu halde bulunan Ermenilerin buralardan çıkarılarak isyan yuvalarının dağıtılması düşüncesindeyim. III. Ordu Komutanlığı’nın verdiği bilgiye göre Ruslar 20 Nisan 1915 tarihinde kendi sınırları içindeki Müslümanları çıplak bir halde sınırlarımızdan içeriye sokmuşlardır. Hem buna karşılık olmak ve hem de yukarda bahsettiğim amacı sağlamak için ya bu Ermenileri aileleri ile birlikte Rus sınırı içine göndermek veyahut bu Ermenileri ve ailelerini Anadolu içinde çeşitli yerlere dağıtmak gereklidir. Bu iki şekilden uygun olanın seçilmesiyle tatbikini rica ederim. Bir mahzuru yoksa isyancıların ailelerini ve isyan bölgesi halkını sınırlarımız dışına göndermeyi ve onların yerine dışardan gelen Müslüman halkın yerleştirilmesini tercih ederim.” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dâhiliye Şifre, nr. 52/282)

 

Dâhiliye Nezareti’nin bu konudaki 13 Mayıs 1915 tarihli yazısı üzerine 27 Mayıs’ta toplanan Bakanlar Kurulu, Sevk ve İskân (Tehcir) Geçici Kanunu’nu çıkardı. Kanun, hükümet icraatına karşı gelen, ülke savunması açısından tehlike arz eden, düşmana casusluk yapan ve ülke çıkarlarına ihanet edebilecek kişilerin, imparatorluğun belirli bölgelerinde ikamete tabi tutulmalarını öngörüyordu. (Tehcir kanununun orijinali için bkz.

http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/arsiv/003_01.html)

 

Zorunlu Bir Önlem

Tehcirin esas nedeninin ilerleyen Rus ordusu karşısında savunma ve direnme gücü tehlikeye düşen Osmanlı ordusunun ardını emniyete almak için başvurulan zorunlu bir askeri önlem olduğu her ne kadar Türk tarihçilere ilaveten Profesör Bernard Lewis, Profesör Stanford Shaw ve Profesör Justin McCarthy gibi birçok ünlü Batılı tarihçi tarafından arşiv belgelerine dayanılarak ileri sürülüyorsa da, Batılı akademisyenler arasında genellikle benimsenen görüşün Ermeni tezleri doğrultusunda olduğu görülür. Söz konusu akademisyenler, 1915 Ermeni isyanının 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin güvenliği açısından hiçbir zaman ciddi bir tehdit oluşturmadığını, bu nedenle Ermeni tehcirinin gereksiz olduğunu ısrarla belirtirler ve isyanın İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından Ermenilere etnik temizlik ve soykırım yapmak için önceden tasarlanmış bir bahane olarak kullanıldığını vurgularlar.

 

Ermeni İsyanı Osmanlı İçin Tehdit

ABD’li asker kökenli tarihçi Edward J. Erickson’un, 1915 Ermeni isyanlarının Rus istilasına karşı savaşan Osmanlı ordusunun güvenliği açısından ağır ve acil bir tehdit oluşturup oluşturmadığı konusunu, Osmanlı ordusunun Doğu Anadolu’daki ulaşım hatları şebekesi ve lojistik ikmal düzen ve imkânları açısından değerlendiren “Ermeniler ve Osmanlı Askeri Politikası, 1915” başlıklı makalesi, Ermeni tezlerini savunanlar için ezber bozucu niteliktedir. (Erickson, Edward J., The Armenians and Ottoman Military Policy, 1915, War in History 2008, s. 141-167). Erickson’un makalesinin can alıcı no