Anma vazifesi”, “anma yükümlülüğü”…

Tarih, giderek daha fazla deşiliyor, yeniden değerlendiriliyor.  Tarihi, bilimsel araştırmayı, anıyı ve onun siyasete alet edilmesini  işin içine karıştırmaması gereken bir coşkunluk. 

Tarihin ele alınması çok gözde. Halkın coşkusu ve siyaset dünyasının doyumsuzluğu, inkar edilemez. Federal ve bölgesel bakanlar, milletvekilleri, senatörler; genelde “anma vazifesini” öne sürerek, tarihi içerikli girişimlerini artırıyorlar. –Burada sadece birkaç örnek vermek gerekirse-  Senatonun, Belçikalı yetkililerin Yahudilere zulmedilmesindeki sorumluğu konusunda başlattıkları araştırma; Belçikalıların, Patrice Lumumba’nın öldürülmesindeki sorumluluklarının veya Sabena’nın yok olma nedenlerinin tespit edilmesine yönelik meclis komisyonları, Ermeni soykırımı konusundaki meclis tartışmaları ve bunun inkarının cezalandırılması, Flaman hükümetinin, Malines’de “insan hakları ihlalleri hakkında bir müze, arşiv ve etüt merkezine” yönelik planları; Belçika’nın, Brüksel’de gelecekte yapılacak bir Avrupa Müzesini veya yine bu ayın sonunda yüzlerce Belçikalı kolejlinin askeri uçakla Auschwitz’e yolculuğunu organize eden “Demokrasi için okullar” programını finanse etmesi bu durumu ortaya koymaktadır. Bütün bunlar,  Belçikalı tarihçileri ne de mutlu eder ya.  

Biz tarihçiler, bu girişimlerdeki her desteği reddetmiyoruz. Siyaset dünyasının isteği üzerine projelerde yer alanlar olarak sayımız kalabalık ve kamu fonundan ücretlerini alan araştırmacı ve öğretim görevlisi  statümüzden kaynaklanan sorumlulukları tamamen üstleniyoruz. Oysa, bu coşku bazen bizi şüpheye düşürüyor, hatta bazen bizi endişelendirdiği de oluyor zira, açıkça hedeflenen medyatik etkilerin dışında, tarihi araştırmaya yeni bir soluk getirmiyor ve özellikle bir anı yükümlülüğü oluşturmaya çalışıyor.  

“Tarihteki anının nakledilmesinde” kamu erklerinin rolü ne olmalıdır? İlk olarak, anıyı siyasi bir amaçla organize eden anma; bir Devletin, bir bölgenin veya bir ilçenin tamamen yasal bir faaliyetidir. Yalnızca, kritik ve anının siyasi amaçlı  kullanımlarından bağımsız bir disiplin olan tarihi araştırmanın desteklenmesiyle karıştırılamaz. Tarih ve anı arasında gerçekten bir bağ varsa bile, iki girişim, farklı gerekliliklere hitap eder. Anı, bilgiye eriştirmez; geçmişi, günümüzdeki siyasi veya medeni bir proje dahilinde hatırlatır. Bizzat Tarih, bir bilimsellik statüsü gerektirir. Tarih, siyasetin hizmetinde değildir, bir duygu değildir. Hiçbir dogmayı kabul etmez ve rahatsız edici olabilir. Tarih, anıyı hesaba katacak olsa bile, kuşkusuz buna indirgenemez. Anma görevinin bu denli öne sürülmesindense, biz daha ziyade tarih ve bilgi görevinin öne sürülmesinden memnuniyet duyacağız. Belçika toplumunun çeşitliliğiyle anma politikalarımız arasında paralellik sağlamayı amaçlayan, bu ülkede anılan tarihi deneyimleri çeşitlendirmeye yönelik son girişimler, övgüye değerdir. Bir Auschwitz’e gidiş geliş sürecinde; öğrencileri, hoşgörülü ve ırkçılık karşıtı vatandaşlara dönüştüreceğine inanan her türlü sihirli düşünceyi  biz yine de  kendimize saklayalım. Bu faydalı ve övgüye değer girişimin; ancak, korkuların şokundan doğan duygunun ötesine geçen tarihi bir bilgiye dayalı bir değeri vardır. Hayır, Tarih; aşırı sağla ve yabancı düşmanlığıyla savaşabilen; demokrasiyi, Avrupalı düşüncesini veya dünya dayanışmasını yüceltebilen, çok kültürlülüğün yeni bir dogması değildir. Tarihin büyük trajedilerinin sıralanmasından oluşan, sadece “olumsuz” bir anı;  önemli bir düşüncenin gelişmesine az katkıda bulunur ve korku ve şiddetle dolu bir geçmiş karşısında günahlarından kurtulmuş bir bugünün, manevi bir kendini tatmin duygusunu bile geliştirebilir. Her zaman daha eksiksiz bir envanterde, bir felaketler katalogu hazırlamak Parlamentoya ve Hükümete mi düşer? Tarihçi Hery Rousso’nun, kısa süre önce bir insanlığın suç tarihinde yazdığı gibi, giderek “Devlet, aynı zamanda, hem suçun hem de kurtuluşun kaynağında bulunuyor”. İşgal altındaki idarenin tutumunu, Engizisyonu, zenci ticaretini, Alman birliklerin 1914’ün Ağustos ayındaki davranışını, Moskova davalarını, Amerikalı yerlilerin kıyımını hatta yeni doğan kapitalizm tarafından çocukların istismar edilmesini veya Romalı  birliklerin Galya’daki katliamlarını  açıklamak için pişmanlık ve özür hareketlerini artırmak mı gerekir?  

Devlet; karanlık bir geçmişe ışık tutmak için başlatılan araştırmalarda açılım,  özeleştiri ve şeffaflık sergilediği zaman, Tarihçiler  bundan şikayet edecek son kişilerdir. Bu araştırmalar, bu dramların en iyi şekilde bilinmesine ve siyasi sorumlulukların, polemik ve şüphenin ötesinde, tartışmasız bir şekilde belirlenmesine katkıda bulunmuşlardır. Tarihçilerin, gerektiğinde uzman olarak çağrılmaları; bunun yeni bir resmi tarih oluşturmaması ve bütün bilim camiasının arşivlere girebilmesi kaydıyla iyidir.  Oysa, sadece dikkatle seçilen araştırmacılara arşivlere erişme imkanı verip, daha sonra bunları hemen diğer araştırmacılara kapatmaktan ibaret olan girişim; bilimselliğini, farklı kaynakların kontrolünden, yorumlar hakkındaki tartışmalardan ve eleştiriden alan bir bilim için    tamamıyla sorunludur. Sipariş üzerine araştırma, genel bir hal aldığında, konusal dengeler için de ciddi bir tehlike içermektedir, zira zamanın siyasi önceliklerine uymayan araştırmanın bütün kısımları, vazgeçilme riski taşımaktadır. Moda olguların kurbanı olan tarihçiler; burada sahip oldukları başlıca özgürlüklerden birini, yani  tarihe kendi sorularını sorma özgürlüğünü kaybedebilirler. III. Léopold veya Julien Lahaut’nun öldürülmesi hakkındaki çalışmaların da gösterdiği üzere; biz yine de; yakın Belçika siyasi tarihinin çok nazik sorunlarını açıklığa kavuşturmak için meclis komisyonlarına hiç ihtiyaç olmadığını unutmayalım.  

Sonuç olarak, tarihçilerin işlerini yapabilmeleri için, siyasi yetkililerden esas görevlerini yerine getirmelerini talep ediyoruz. 1955’den beri değişiklik yapılmayan arşiv yasası, diğer Avrupalı ortaklarımıza göre utanç verecek kadar çağdışı kalırken,  Siyaset dünyasının, sembolik değer taşıyan çok sayıda tarihi girişimi üslenmekte acele etmelerini anlamak mümkün mü? Siyasi sorumluların; Komisyonların sayısını artırmayı düşünmekten ziyade, arşivleri; bunları tespit etmekle, sınıflandırmakla ve envanterlerini çıkartmakla  görevli kurumlara gereken imkanları vermek suretiyle,  bütün araştırmacılara açmaları daha acil olacaktır. Araştırma Komisyonları çerçevesinde verilen erişim, bir istisna değil, kural olmalıdır. Eğer tarih bu kadar önemliyse, biz neden kendi mevzuatımızı , çağdaş bir demokrasiyle uyumlu hale getirmiyoruz, 100 yıllık başvuru sürelerini 30’a hatta 20’ye düşürmüyoruz ve kendi arşiv varlığımızı korumaya özen göstermiyoruz. 

Aynı şekilde, özel hayatın korunması yasasının gözden geçirilmesi de acilen gerekli olacaktır. Söz konusu yasa;  yaşayan şahıslara ilişkin belge ve dosyalar söz konusu olduğunda çok yararlıdır ancak, tarihi araştırmaları önemli ölçüde güçleştirmektedir ve her yerde ve her zaman uygulanmış olsaydı,  bunları tamamen felce uğratırdı. Bütün dünyasal, ulusal, bölgesel veya yerel anılarımızı korumaya yönelik bir atılım,  bu konuda iddialı açıklamalar, tarihin şifresini çözmek için yeni yasal girişimler  veya iddialı eğitim programları değil, ancak etkili bir şeffaflık politikası, arşivlere erişim ve araştırmacıların özerklik ve özgürlüğüne saygı bekliyoruz. Önceliğimizi şaşırmayalım: işte tam bu alanlarda politikacılar sorumluluklarını üstlenmeliler. 

José GOTOVITCH, ULB’de Profesör;

Guy VANTHEMSCHE, VUB üniversitesi öğretim görevlisi;

Jean-Pierre NANDRIN, FUSL ve ULB’de profesör;

Pieter LAGROU, ULB’de öğretim görevlisi;

Kenneth BERTRAMS, FNRS/ULB’de araştırmacı;

Valérie PIETTE, ULB ve FUSL’de öğretim görevlisi… (*) 

(*) Metnin ve imzası bulunanların listesinin tamamı, internetteki www.lalibre.be adresinden görülebilir.

Kaynak : LA LIBRE BELGIQUE                                

Tarih     : 25.01.2006